‘Mykonos Tuzağı İran’ın son yüzyıldaki stratejisinin bir parçasıdır’

10 saat önce
Rûdaw
Etiketler Mykonos Tuzağı İraniRojhılat Dr. Sadiq Şerefkendî Perwer Armed Qesîm Etmanekî Suikast Kitap
A+ A-

Araştırmacı-gazeteci Perwer Armed’in geçtiğimiz yılın ekim ayında Dara Yayınları etiketiyle yayımlanan Mykonos Tuzağı / Dr. Sadiq Şerefkendî Suikastının Perde Arkası adlı kitabı, İran Kürdistan Demokrat Partisi Genel Sekreteri Dr. Sadiq Şerefkendî’nin 17 Eylül 1992’de Berlin’de düzenlenen suikast sonucu yaşamını yitirmesini merkezine alıyor.

Gazeteci Armed’in hazırladığı bu çalışma yalnızca suikastın karanlık yönlerini aydınlatmayı değil; aynı zamanda yakın dönem Kürt siyasi tarihinin kritik kırılma anlarından birine yeniden bakmamıza olanak tanıyor.

Bu söyleşide Perwer Armed, kişisel hafızasının yazım sürecine etkisinden başlayarak uzun soluklu araştırmasının bilinmeyen yönlerini, ulaştığı şahsiyetleri ve Dr. Şerefkendî’nin siyasal mirasını çok boyutlu biçimde değerlendiriyor.

Gazeteci Qesîm Etmanekî, Perwer Armed ile kitabı hakkında konuştu.

“Mykonos Restoranında yaşananlar her defasında karşıma çıktı”

İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP)’nin bir dönem genel sekreterliğini üstlenen Dr. Sadiq Şerefkendî’nin yaşamını ve suikast sürecini konu alan Mykonos Tuzağı kitabını yazma fikri nasıl ortaya çıktı? İlk olarak sizi bu çalışmayı hazırlamaya iten başlıca etkenler nelerdi?

Mykonos Tuzağı’nı kaleme alma fikri, 1990’lı yılların ikinci yarısında Berlin’e göç etmiş mülteci bir ailenin çocuğu olarak, bu travmanın tam merkezinde büyümemle filizlendi. O yıllarda diasporadaki Kürt aktivistler, siyasetçiler ve aydınlar arasında sıkça duyduğum; "Dikkat etmezsek Dr. Şerefkendî ve arkadaşlarının başına gelenler bizim de başımıza gelebilir" uyarısı çocukluk hafızama kazındı. Adını Yunanistan’ın bir tatil adasından almasına rağmen –aslında isim dışında Yunanlılarla hiçbir ilgisi olmayan– bu karanlık olayın anatomisini çıkarma isteği, bende ilk “başlama fişeği” etkisini yarattı.

Daha sonraki yıllarda bir gazeteci olarak Avrupa ve Almanya’daki Kürtlerin tarihini incelemeye başladığımda, 17 Eylül 1992’de Berlin’deki Mykonos Restoranı’nda yaşananlar her defasında karşıma çıktı. Beni bu çalışmaya iten ve motive eden en önemli gerçek ise, diasporadaki Kürt siyasetçi ve devrimcilerine yönelik cinayetlerin faillerinin en büyük umudunun "unutulmak" olduğuydu.

Yıllar önce Viyana’daki Avusturya basın arşivlerinde Dr. Qasimlo suikastını araştırırken, Der Standard gazetesinin 19 Eylül 1992 tarihli sayısında birkaç cümlelik bir yoruma rastladım. Gazetedeki o kısa ama sarsıcı tespit şöyle diyordu: “Öldürülen bir Kürt, ancak bir başka Kürt öldürüldüğünde hatırlanır." Dr. Qasimlo’nun katledilmesinin üzerinden henüz üç yıl geçmeden, Avrupa’nın göbeğinde bir başka Kürt liderin daha suikasta kurban gitmesi, Avusturya medyasında derin bir vicdan azabına yol açmıştı. Bu cümle aslında, Dr. Qasimlo’nun katillerinin serbest bırakılmasından duyulan o ağır mahcubiyetin bir ifadesiydi. Kitabın girişine de taşıdığım bu çarpıcı söz, beni bu çalışmayı tamamlamaya iten en temel motivasyonlardan biri oldu.

“Yıllara dayanan dostluklar kurdum”

“Mykonos Tuzağı” çalışmanızda, Dr. Sadiq Şerefkendî’nin yakın çevresiyle yapılan görüşmeler ve döneme ait kaynaklardan yararlandığınız görülüyor. Bu araştırma yöntemi kitabın ortaya çıkış sürecini nasıl şekillendirdi?

Bu çalışmanın metodolojisi; Berlin’den Stockholm’e, Paris’ten Viyana’ya kadar uzanan sekiz farklı şehirde gerçekleştirilen ve bazen günlerce süren yüz yüze görüşmelere dayanmaktadır. 16 farklı tanıkla yapılan mülakatların yanı sıra; Almanca, İngilizce, Fransızca, İsveççe, Farsça ve Kürtçe olmak üzere altı farklı dilde toplam 4 bin sayfalık soruşturma dosyası, istihbarat raporu, mahkeme kararı ve gazete kupürü gibi belgeler titizlikle incelendi. Görüştüğüm isimler arasında; suikasttan sağ kurtulan iki İranlı muhalif, kurbanların yakınları ve Dr. Şerefkendî’nin çocukluk, gençlik ve mücadele (Pêşmerge) arkadaşları yer alıyordu.

Ancak bu görüşmeler, klasik soru-cevap formatındaki söyleşilerden ibaret kalmadı. Görüştüğüm isimlerin çoğuyla yıllara dayanan dostluklar kurdum; dolayısıyla Mykonos Tuzağı, aslında bu dostluklar sırasındaki anlatımların bende bıraktığı izlerin bir dökümüdür. Yıllar süren araştırma ve veri toplama safhasının ardından, geçtiğimiz yılın ilk altı ayında hiçbir yeni görüşme yapmadan tamamen kitabın yazım sürecine kapandım.

Araştırmanın en heyecan verici ve derinlik katan kısımlarından biri de Dr. Şerefkendî’nin 1991 yılında Kürdistan dağlarında kaydettiği, yıllarca saklı kalmış 65 dakikalık ses kaydına ulaşmam oldu. Aslen Venezuelalı olan, uzun yıllar Fransa’da yaşayan ve Dr. Qasimlo’nun yakın dostu olan gazeteci-yazar Carol Prunhuber’in arşivinden -Paris’ten Miami’ye taşınan kutuların arasından- çıkan bu kayıt, Dr. Şerefkendî’nin mücadeleye katılış sürecini kendi sesinden dinlememize olanak sağladı.

Sevgili Carol, bu söyleşinin bir kısmını kendi kitabı olan “Kürdistan’ı Düşlerken - Kürt Rahman’ın Tutkusu ve Ölümü” için kullanmıştı. Ancak kayıtların tamamını içeren kasetleri uzun uğraşlar sonucu bulup dijitalleştirerek bana ulaştırması ve benim de bu kayıtları Fransızcadan tercüme ettirmemle, aslında Mykonos Tuzağı için eksik kalan en kritik parça tamamlanmış oldu.

“Dr. Sadiq’ın Kürdistan Cumhuriyeti günleri”

Kitabın ilk bölümlerinde, Dr. Şerefkendî’nin Kürdistan Cumhuriyeti dönemindeki yaşamı, aldığı eğitim ve ailesiyle ilişkileri de ele alınıyor. Bu erken dönemde yaşadığı deneyimlerin, onun düşünsel ve siyasi kimliğinin oluşumuna nasıl etki ettiğini düşünüyorsunuz?

Dr. Şerefkendî’nin siyasi kimliği, 1946 yılında kurulan ve sadece 330 gün süren Kürdistan Cumhuriyeti’nin hem coşkusuyla hem de yıkımıyla şekillenmiştir. Henüz sekiz yaşındayken Bokan’da Kürdistan bayrağının dalgalanışını görmesi ve cumhuriyetin ilk öğrencisi olarak “Ey Reqîb” marşını halkla birlikte söylemesi, onda silinmez bir ulusal bilinç yaratmıştır.

Ancak bu parıltılı dönem, 1947’de Qazî Mihemed ve arkadaşlarının idam edilmesiyle yerini karanlığa bırakmıştır. Ağabeyi milli şair Hejar’ın firar etmesi ve çocuk Sadiq’ın hem “annelik” hem “babalık” yapan tek dayanağını kaybetmesi, onun erken yaşta olgunlaşmasına neden olmuştur. Zaten Mahabad meydanındaki o üç idam sehpası, Sadiq’ın yıllar sonra akademik kariyerini bir kenara bırakıp dağlara yönelmesindeki en büyük duygusal ve siyasi motivasyondur.

Dr. Sadiq’ın Paris’e uzanan akademi serüveni

Yaşamının ilerleyen yıllarında Dr. Şerefkendî’nin eğitim hayatına baktığımızda, farklı şehir ve ülkelerde devam eden bir akademik yolculuk görüyoruz. Bu eğitim sürecinin (Pierre ve Marie Curie Üniversitesi aldığı doktora eğitimi) onun kişisel ve siyasi gelişimine katkıları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Dr. Şerefkendî’nin hayatı, tesadüfi bir devrimcilikten ziyade, yüksek bir entelektüel birikimin bilinçli bir tercihe dönüşmesidir. Tahran Üniversitesi’nde okurken gösterdiği üstün başarı, Paris’teki Pierre ve Marie Curie Üniversitesi’nde kimya alanında doktora yapmasıyla zirveye ulaşmıştır. Lakin eğitim gördüğü bütün dönemlerde sadece okulunun değil, bulunduğu kentin de birincisi olmayı başarmış, zekâsıyla çevresinde hayranlık uyandırmıştır. Bu başarının somut kanıtları o dönemin kayıtlarında da mevcuttur. Örneğin Tebriz’de eğitim gördüğü yıllarda sergilediği bu olağanüstü performans yerel basının da dikkatinden kaçmamıştır; 1953-1954 öğretim yılında üniversiteye hazırlık sınavında 20 üzerinden 17.35 gibi -o dönem için ulaşılabilecek en yüksek- notu alarak, fotoğrafıyla birlikte yerel bir gazetede başarı haberi olarak yer almıştır.

Metalik katyonların dağılımı üzerine yazdığı teziyle bilim dünyasında yer edinebilecekken, Fransa Atom Enerjisi Kurumu’nun tekliflerini reddederek ülkesine dönmeyi seçmiştir. Bu akademik disiplin, onun Pêşmergelik ve liderlik yıllarında olaylara analitik bir süzgeçten bakmasını sağlamıştır. “Doktor Said” kod adıyla dağlarda partisinin gazete ve radyo faaliyetlerinden sorumlu olduğunda veya hareketini yönettiğinde, kimya bilimindeki o metodik yaklaşımı siyasi tahlillerine de yansıtmıştır. Bilimsel rasyonalite ile devrimci tutku arasındaki bu denge, onu mütevazı ama stratejik bir lider haline getirmiştir.

“Rojhilat’taki suikastlar sonucu yaşanan lider kayıpları telafisi güç bir stratejik kırılmadır”

İKDP’nin farklı dönemlerde lider kayıpları yaşadığı biliniyor. Qazî Mihemed, Dr. Qasimlo ve Dr. Şerefkendî’nin beklenmeyen ölümlerinin, Rojhilat Kürdistanı’nın siyasi ve toplumsal sürecine etkileri sizce nasıl değerlendirilmeli?

İKDP’nin lideri; Qazî Mihemed’in idam sehpasındaki ölümü, Dr. Qasimlo ve Dr. Sadiq Şerefkendî’nin suikastlar sonucu kaybedilmesi, Rojhilat Kürdistanı’nın siyasal süreci için telafisi güç bir stratejik kırılmadır. Bu kayıplarla birlikte Kürt halkının kendi kaderini tayin etme iradesi ve stratejik vizyonu en güçlü sütunlarından darbe almıştır. Zira bundan dolayı İran devletinin son yüzyıldaki stratejisi, Kürt hareketini lider kadrosuna yönelik suikastlarla felç etmek üzerine kuruluydu. Acı olan bütün bu isimlerin bu tarihi çok iyi bilmesiydi. “Mykonos Tuzağı”nda aktardığım Dr. Qasimlo’nun parti içi eğitimlerdeki anlatımlarını okuduğunuzda İran devlet geleneğinin Kürtleri öldürmekte ne kadar mahir ve sinsi olduğunu fark edeceksiniz. Okuyucuların için Dr. Qasimlo’nun en çarpıcı sözlerinden birisini şöyle aktarabilirim; “Bir Acem gördüğünüzde kaçın. Çünkü Acem bir Kürt ile karşılaştığında ilk işi onunla konuşup aklını çelmektir.”

Sonuç itibariyle İran devletinin her türlü oyun ve çevirdiği dolaplarla liderlerin sistematik imhası, İKDP ve hatta onunla aynı dönemde mücadele eden Komele (Kürdistan Emekçiler Örgütünde ciddi boşluklar yaratmıştır. Örneğin Komele’nin liderlerinden Sadiq Kemanger Dr. Qasimlo’nun katledilmesinden sadece iki ay sonra Süleymaniye bölgesinde bulunan kamplarda, rejim tarafından devşirilen bir koruması tarafından öldürülmüştür.

Dr. Qasimlo’nun 1989’daki kaybının yarattığı ağır travmayı Dr. Şerefkendî büyük bir sorumlulukla toparlamış, ancak tam da bu toparlanma sürecinde “Mykonos”ta hedef alınmıştır. Kısacası bu kayıplar, sadece birer siyasi liderin gitmesi değil, aynı zamanda Rojhilat’daki Kürt halkının mücadelesine de ağır darbeler vurdu, geriletti ve partileri -İKDP ve Komala da dahil- ciddi savrulmalar/parçalanmalar yaşatarak dağılmanın eşiğine getirdi.

Dr. Sadiq’ın Kürt siyasetindeki birleştirici rolü

Dr. Şerefkendî’nin Kürdistan’da aktif siyaset yürüttüğü dönemde, Kürt siyasi partileri arasındaki ilişkilerde üstlendiği birleştirici rol nasıl değerlendirilebilir? Özellikle 1990’lı yıllarda Güney Kürdistan’da PDK ile YNK arasında yürütülen süreçlerdeki uzlaştırıcı etkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Dr. Şerefkendî, her şeyden önce Kürt mücadelesini tarihsel bir süreklilik içinde kavrayan bir entelektüeldir. Kaleme aldığı “19. Yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı'nın Sonuna Kadar Kürt Ulusal Hareketinin Tarihi" adlı kapsamlı eseri, onun bu milli duruşunun teorik manifestosu niteliğindedir. Bu çalışmasında Şeyh Ubeydullah’tan Dersim’e kadar tüm direnişleri inceleyerek, yürüttüğü mücadeleyi bu tarihsel zincirin kopmaz bir halkası olarak tanımlamıştır.

Onun birleştirici gücü, 1980'lerin başında Rojhilat’ta patlak veren ve bu parçadaki özgürlük mücadelesine çok ciddi darbeler vuran, Kürtlerin enerjisini tüketen hatta travmaya yol açan Komala ile İKDP arasındaki “birakujî” (kardeş savaşı) döneminde en somut biçimde ortaya çıkmıştır. Dr. Şerefkendî, partisinin başına geçtikten sonra 1990’da bu savaşı sonlandırmak için inisiyatif almıştır. Ayrıca Güney Kürdistan’ın partileri; PDK ve YNK arasındaki gerilimlerde her zaman uzlaştırıcı bir köprü görevi görmüştür. Merhum Mam Celal ile dostluk, sadece iki liderin ilişkisi değil, dört parçadaki Kürt hareketlerinin ortak bir milli perspektifte buluşma çabasıdır. Berlin yolculuğundan hemen önce Köln’de farklı Kürt hareketlerinin (PSK, KOMKAR vb.) temsilcileriyle çektirdiği toplu fotoğraf da, onun ulusal ittifak idealinin görsel bir vasiyeti gibidir.

“Mykonos suikastı anlık bir saldırı değildi”

Kitapta, Dr. Şerefkendî’nin Avrupa’daki son günlerini aydınlatmak için çok sayıda görüşme yaptığınızı belirtiyorsunuz. Bu tanıklıkların, Dr. Şerefkendî’ye karşı gerçekleştirilen suikast sürecini anlamlandırmamızdaki rollerine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

Kitapta yer alan tanıklıklar, istihbarat raporları ve mahkeme ifadeleri; Mykonos suikastının anlık bir saldırı değil, "Faryad Bozorg Alavi" (Şii Rehberin Çağrısı) kod adıyla, Hamaney ve Rafsancani gibi en üst düzey isimlerin onayıyla yürütülen ve hazırlığı bir yıl öncesinde başlanan karmaşık bir operasyon olduğunu belgeler.

Mykonos suikastı öncesinde Dr. Şerefkendî’nin aslında Avrupa’daki güvenliği, ülkeler arasında sarsıcı bir tezat oluşturuyordu. Şöyle ki; Stockholm ve Kopenhag’da polis ekipleri sıkı koruma altında dolaşıyordu. Ancak Berlin’e gelindiğinde onun isminin “korunması gerekenler” listesine almaması gibi sistemik ihmaller ciddi bir güvenlik boşluğu ortaya çıkardı. Güvenlik boşluğu sadece polisten kaynaklanmamıştı. Dr. Şerefkendî ve partisi; Sosyalist Enternasyonal gibi devasa bir organizasyonun ve Alman devletinin genel güvenlik önlemlerinin kendilerini korumak için yeterli olacağını düşünerek ek bir koruma talep etmemişti. Bu "güvenli bölge" yanılsaması, suikastçıların en rahat hareket edeceği zemini hazırladı.

“Rasyonelliği asla elden bırakmadım”

Çalışmanızda yer yer edebi anlatımın öne çıktığı bölümler dikkat çekiyor. Biyografik ve siyasi bir konuyu bu tür bir anlatımla ele almanın avantajları ve olası handikapları sizce nelerdir?

Bu çalışmada edebî bir anlatımı tercih etmemin temel nedeni; yaşanan trajediyi salt istatistiksel bir veri olmaktan veya biyografik bir anlatımdan çıkarıp Kürdistan davasına adanmış bir hayatın bende kalan notlarını okuyucuya taşımaktı. Dr. Şerefkendî’nin son anlarında bir Pêşmergeyle yaptığı "yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgi" üzerine felsefi konuşmasını veya ağabeyi Hejar’ın şiirlerini anımsatmam, okuyucunun kurbanla bir bağ kurmasını hedefler. Ancak bu duygusal zemini, 29 kurşun ve 35 saniye gibi adli tıp verileriyle, mahkeme tutanaklarının soğuk ve teknik detaylarıyla sınırlayarak rasyonelliği asla elden bırakmadım.

Kitabı merak edip okumak isteyenler için şöyle bir ek bilgi vereyim: Kitapta kurbanları ön adlarıyla (Sadiq, Fettah, Nouri, Humayun) anarken, suikastçıları ve piyonları soyadlarıyla (Darabi, Rhayel, Amin) andım. Bu herhangi bir kafa karışıklığına yol açmasın, bunu okurun belleğinde kimin özgürlük mücadelesini, kimin ise devlet şiddetini temsil ettiğini netleştirmek içindi. Aslında, kitabın tarzını bir kurgu masasında tasarlamadım; bu anlatım, uzun araştırmalarım ve mülakatlarım sonucunda bende kalanların doğal bir yansıması, kağıda dökülme biçimiydi. Bu edebi üslubu kendi başına bir avantaj veya dezavantaj olarak değerlendirmekten ziyade, bir hedef doğrultusunda şekillendirdim: Okuyucunun bu kadar yoğun isim, tarih, yer ve karmaşık olaylar zinciri arasında yorulmadan, en sade ve anlaşılır biçimde bu tarihe tanıklık etmesini istedim.

Rojhilat’daki kurumsal geleneği yaşattılar

Dr. Şerefkendî'nin bir bilim insanı olarak kimya disiplininin, bugün bile partinin iç işleyişinde veya stratejik belgelerinin rasyonel dilinde bir yansıması olduğunu hissediyor musunuz? Yoksa bu disiplin, onun ölümüyle birlikte sadece bireysel bir başarı hikayesi olarak mı kaldı?

Dr. Sadiq Şerefkendî’nin kimya doktorasıyla taçlanmış o rasyonel zihniyetinin, partisi İKDP’nin dokusuna kurumsal bir miras olarak işlendiğini söylemek mümkündür. O, maddeyi analiz eden bir kimyacı titizliğini toplumsal ve siyasal süreçlere de yansıtmıştır. Bu disiplinin en somut yansımasını, partinin stratejik belgelerindeki "modern ve analitik" dilde görüyoruz. Ayrıca Dr. Şerefkendî, duygusal tepkisellikten ziyade, neden-sonuç ilişkisine dayanan bir siyaset dilini benimsemişti. Bu rasyonel yaklaşım, partinin bugün bile vazgeçmediği “İran için demokrasi, Kürdistan için özerklik" gibi net ve çerçevesi çizilmiş programların temelini sağlamlaştırmıştır. Ayrıca bu disiplinli yapı, İran devletinin hesaplarının aksine, Dr. Qasimlo’nun kaybı gibi büyük bir sarsıntıdan sonra partinin dağılmasını engelleyen ana unsurdur. Hem Dr. Qasimlo’nun hem de Dr. Şerefkendî’nin en büyük ortak özelliği; Qazî Mihemed’in başlattığı o kurumsal geleneği modernleştirerek yaşatmaları ve bu mücadele zincirinin en sağlam halkaları olmalarıdır.

‘Rojhilat partileri iyi bir sınav verdi’

Bitirirken kitaba ilişkin sorulara ek olarak güncel bir başlığa da değinmek istiyorum. İran ile ABD ve İsrail arasında yaşanan savaş, bölgesel dengeleri yeniden konuşmamıza neden oldu. Bu bağlamda, Rojhilat’taki Kürt siyasi partilerinin hem sahadaki hem de diplomatik düzeydeki pozisyonlarını savaşın gidişatına göre nasıl değerlendiriyorsunuz? 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hamleleriyle birlikte, az önce altını çizdiğim Dr. Qasimlo ve Dr. Şerefkendî’nin “İran için demokrasi, Kürdistan için özerklik” şiarı hala en rasyonel çözüm formülü olarak güncelliğini koruyor. Ancak tarih bize şunu öğretti: İran rejimi, en sıkıştığı anlarda bile Kürt önderlerini tuzak ve komplo ile tasfiye etmekten asla vazgeçmedi. Bu yüzden güncel süreçte Rojhilatlı partilerin, diplomatik meşruiyetlerini korurken bir yandan da temkinli hareket etmeleri oldukça yerinde bir adımdır.

Bu olgunluk sadece partilerin stratejik tercihi değil, Rojhilat’taki güçlü toplumsal dinamiğin bir sonucudur. Kürdistan topraklarında yıllardır biriken muazzam bir enerji var ve bu enerji, çoğu zaman hiç beklenmedik bir olayda, rejimle doğrudan temasın yaşandığı toplumsal bir noktada katliamlarla sonuçlanan büyük bir halk ayaklanmasına dönüşebiliyor. Son yirmi yıla baktığımızda sürecin aslında hep böyle ilerlediğini görüyoruz.

Örneğin 2005 yılında Mahabad’da aktivist Şivan Qaderi’nin paramiliter güçlerce katledilip cenazesinin teşhir edilmesiyle başlayan kitlesel öfke, bu toplumsal tepkinin en bariz örneğiydi. Ardından 2015 yılında yine aynı şehirde Farinaz Xosrawanî isimli bir kadının, bir istihbarat görevlisinin cinsel saldırı girişiminden kaçarken çalıştığı otelin balkonunda şüpheli şekilde ölümüyle alevlenen “Tara Otel” gösterileri ve 2017-2018 yıllarında kolber ölümlerine karşı gelişen kitlesel eylemler, Kürt kentlerini İran’daki hak arayışının merkez üssü haline getirdi. Tüm bu yerel tepkiler ve biriken toplumsal gerilim, nihayetinde 2022 yılında Jina Amini'nin ölümüyle tetiklenen ve rejimin temellerini sarsan en kapsamlı kitlesel serhildan “Jin, jiyan, azadî”ye evrildi.

Bence tüm bu tecrübeler ışığında, savaşın başladığı günden bu yana Rojhilat partileri iyi bir sınav verdi. Umarım önümüzdeki kritik süreçte -ABD’nin İran ile savaş veya barış senaryosu ne olursa olsun- bu siyasi olgunluk, yani 'gardını alma' durumu sürer ve doğacak fırsatlar da kaçırılmaz. Rojhilat; coğrafik konumu, lehçe çeşitliliği, inanç zenginliği ve demografik yapısıyla bir yandan devasa bir potansiyel barındırırken, öte yandan küresel güçlerin çoğu kez kendi kaderine terk etmesi ve üstüne üstlük diğer parçalardan biraz daha yalnız bırakılmış olması nedeniyle trajik bir geçmişe sahip. Yine de tüm bu dezavantajlara rağmen; Rojhilat’ın yüz yılı aşkın süredir verdiği özgürlük mücadelesinin eninde sonunda başarıya ulaşacağına dair inancım tam.

 

Yorumlar

Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın

Yorum yazın

Gerekli
Gerekli