2026 İran Savaşı, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde Ortadoğu jeopolitiğini şekillendirme potansiyeline sahip en kritik gelişmelerden biridir. Bu süreç, Kürt meselesinin çehresini de değiştirme potansiyeli taşımaktadır. Savaş resmen sona ermemiş olsa da ABD ve İran arasındaki ilişkiler, şu an için kırılgan bir ateşkes ile “soğuk bir barış”a ya da yeniden bir askerî çatışmaya dönüşebilir. Bu çatışmanın nihai sonucu ne olursa olsun, 40 günlük savaş bölgede silinmez izler bırakmıştır. Öyle ki ne savaş sonrası İran’ın eski statükoya dönmesi ne de bölgesel dengelerin eskisi gibi kalması mümkündür.
Bu denklemde Kürt aktörler, resmî olarak tarafsızlıklarını ilan etmelerine rağmen savaşın ortasında kaldı. Kürdistan coğrafyası için tarafsızlık, yalnızca yerel iradeyle belirlenen bir tercih değil; aynı zamanda uluslararası ve bölgesel güçler tarafından tanınması gereken bir statüdür. Ancak olayların seyri, bu tarafsızlık arayışının savaşın her iki tarafı için de stratejik çıkarlara hizmet etmediğini göstermiştir. Bu süreçte hem Kürdistan Bölgesi’ndeki durumun hem de İran’daki Kürt meselesinin yeni ve niteliksel olarak farklı bir aşamaya evrilmesi beklenmektedir.
ABD-İsrail–İran savaş stratejisinde Kürtler
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, 40 günlük savaş süresince İran’ı askerî açıdan ciddi şekilde zayıflattı ancak rejimi tasfiye edemedi. ABD-İsrail cephesi hava ve istihbarat üstünlüğüne sahip olsa da yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 440 kilogram uranyumun imha edilmesi, İran’ın füze kabiliyetinin ve bölgesel nüfuzunun kırılması gibi stratejik hedeflere ulaşılamamış ve mevcut siyasi rejim ayakta kalmıştır.
ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran genelinde 13 binden fazla hedefin vurulduğunu açıklamış; savaşın başından itibaren ise bir “Kürt cephesi” açılması konusu medyanın ana gündem maddesi hâline gelmiştir. Ancak bu durumun, ABD ve İsrail için kapsamlı bir askerî plandan ziyade stratejik bir aldatma olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu strateji, aynı zamanda Türkiye’nin İran’a doğrudan yardım etmesini engellemeye yönelik bir önleyici hamle niteliği de taşımış olabilir. Bu bilgilerin sızdırılmasıyla İran’ın askerî dikkatinin bir bölümü kara savunmasına çekilmiş, ancak 40 günün sonunda böyle bir kara harekâtı planının olmadığı görülmüştür.
Temelde ABD medyasından sızan bilgiler, gerçek bir saldırı hazırlığından ziyade bir aldatmanın işaretiydi. Zira Kürt cephesini aktif bir savaş alanına dönüştürmeye yönelik gerçek bir askerî plan olsaydı, bu süreç gizlilik prensibiyle yürütülürdü. Bu konunun çeşitli Kürt aktörlerle - eğer iddialar doğruysa - müzakere edilmesi, Washington’ın başından beri bu seçeneği gerçek anlamda masaya koymadığının bir kanıtıdır. Çünkü farklı çıkar ve bölgesel bağlara sahip taraflarla “gizli” bir planı paylaşmak, o planın ifşasını baştan kabullenmek anlamına gelir. Bu noktada, bazı medya manipülasyonlarının aksine, Donald Trump’ın İranlı Kürt partilerinin liderleriyle doğrudan bir temas kurmadığının altı çizilmelidir.
Diğer yandan İran’a karşı bir Kürt cephesi açılması, yoğun ve kesintisiz hava desteği gerektiren bir operasyondur. Ancak saldırı istatistikleri, Kürt bölgelerine yönelik vuruşların İran’ın genel askerî kapasitesini zayıflatma stratejisinin yalnızca bir parçası olduğunu göstermektedir. ACLED verilerinden çıkardığım sonuçlara göre, 28 Şubat ile 11 Nisan tarihleri arasında İran genelinde 32 farklı noktada toplam 2.958 saldırı/uzaktan şiddet olayı kaydedilmiştir. Bu saldırıların yüzde 86’sı İHA, füze ve hava taarruzlarından oluşmaktadır.
|
28 Şubat - 11 Nisan 2026 Saldırı Dağılımı |
||
|
Bölge |
Saldırı Oranı (%) |
Notlar |
|
Tahran |
%31 |
En yoğun bombalanan bölge. |
|
Güney İran |
%21 |
8 farklı stratejik il hedef alındı. |
|
Merkez bölgeler |
%17 |
İç kesimlerdeki askeri ve yönetim merkezleri. |
|
Kürt illeri |
%8,85 |
Kirmanşah, İlam, Sanandaj (Sine) ve Urmiye. |
|
Diğer yerler |
22.15
|
|
Bu tablo, askerî ağırlığın Kürt bölgelerinden ziyade stratejik merkezlere ve başkente verildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Savaşın ilk gününde düzenlenen 553 saldırıdan sadece 25’i Kürt bölgelerinde gerçekleşmiş, bu saldırıların yarısı ise Kirmanşah’ta yoğunlaşmıştır. Bunun temel nedeni, bölgedeki en az beş kritik füze depo/rampasının varlığıdır. Eski Dini Lider Ali Hamaney’in savunma sistemlerinde dağların stratejik önemine atıfta bulunarak kullandığı “silahlı dağlar” kavramı, Zagros Dağları’nın neden hedef alındığını açıklamaktadır. Zagros silsilesi, Kürt bölgelerinden geçtiği için bu coğrafya; İran, ABD ve İsrail’in askerî planlamalarının odağında yer almaktadır.
Askerî hedeflerin yanı sıra, “Kürt cephesi” açılması haberinin sızdırılmasının nedenlerinden biri de Erbil-Bağdat ilişkilerini dezenformasyon yoluyla karıştırmak olabilir. İran’ın temel stratejisi, Irak’taki “İslami Direniş” gruplarını ABD ve İsrail’e karşı bir vekil güç olarak kullanmaktı. Ancak bu haber nedeniyle Iraklı milis güçleri, ABD ve İsrail’den ziyade Kürt aktörlerle meşgul oldu. Kamplarını bombalamalarının yanı sıra, tamamen olmasa da büyük ölçüde asıl cephelerinden uzaklaştılar. Resmî verilere göre, 28 Şubat ile 20 Nisan tarihleri arasında Kürdistan Bölgesi’ne yönelik 809 İHA ve füze saldırısı gerçekleştirilmiş ve bunların yüzde 87’si Irak içerisindeki noktalardan ateşlenmiştir.
Bu stratejinin bir diğer amacı da potansiyel Türkiye-İran iş birliğini sabote etmekti. Ankara, Tahran’dan daha çok sınır hattındaki Kürt güçlerinin olası hareketliliğinden endişe duyuyordu. Türkiye, “zayıflatılmış bir İran”ı bölgesel çıkarları açısından olumlu bulsa da İsrail’in bölgede rakipsiz bir hegemon güç hâline gelmesine karşıdır. ABD ve İsrail, Türkiye’nin Kürt meselesindeki hassasiyetini bir “caydırıcı koz” olarak kullanarak, Ankara’nın savaş sırasında İran’a yardım etme ihtimalini fiilen ortadan kaldırmıştır.
Kürt meselesini “sıcak” tutmak, Washington için mevcut ateşkes aşamasında stratejik bir gereklilik olmayı sürdürmektedir. Ateşkes sonrası Kürt partilerinin üslerine yönelik düzenlenen 30’u aşkın saldırı karşısında hava savunma sistemlerinin sessiz kalması; ABD’nin İran ile yeni bir krizden kaçınma ve mevcut statükoyu yönetme çabasının yanı sıra, Kürt meselesini stratejik bir kaldıraç olarak gündemde tutma arzusunun somut bir tezahürüdür.
Öte yandan savaş sonrası dönem için Kürdistan Bölgesi sadece ABD için değil; Körfez ülkeleri ve Türkiye için de Irak’taki milis grupların tahakkümünü dengeleyen bir stratejik ağırlık merkezi hâline gelebilir. Ayrıca Türkiye’nin İsrail ile artması beklenen gerilim bağlamında, hem Irak’ta kendi nüfuz alanını korumak hem de güvenliğini pekiştirmek adına Kürt aktörlerle daha derin bağlar kurma arayışına girmesi muhtemeldir.
Kürt cephesi ve İran’ın stratejik hedefleri
Hem Kürdistan Bölgesi hem de İran Kürt muhalefet partileri, İran’ın savaş ve savaş sonrası stratejisinin odağında yer almaktadır. Savaş süreci; Kürt-İran-Bağdat ilişkilerini son derece karmaşık bir aşamaya taşırken, Kürt aktörler üzerinde eşi görülmemiş bir baskı oluşturmuştur. Nitekim olası bir kara saldırısı ve Kürt güçlerinin hareket ihtimali, Tahran yönetimi tarafından başından beri elverişli bir propaganda enstrümanı olarak kullanılmıştır. Bu söylem, özellikle Fars ve Azeri kitleler nezdinde milliyetçi duyguları konsolide etmek; Irak ve bölge genelinde ise “Pan-Şii” bir dayanışma ruhu uyandırmak amacı gütmüştür. Ateşkes ve ABD ile yürütülen müzakerelere rağmen İran’ın Kürt partilerine yönelik saldırılarını sürdürmesi, Tahran’ın savaş sonrası iç ve dış dengeleri korumak için bu “güvenlik tehdidi” algısına duyduğu ihtiyacın bir yansımasıdır.
İç dinamikler ve ekonomik yıkım
Savaşın sona ermesiyle birlikte İran içindeki iktidar kavgalarının, toplumsal huzursuzluğun ve hükümete karşı gösterilerin yeniden başlaması muhtemeldir. İran hükümeti, savaşın kendisine verdiği zararın maliyetini resmî olarak 270 milyar dolar olarak tahmin etmektedir; bu rakam, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yarısından fazlasına tekabül etmektedir. IMF verileri İran ekonomisinin en az yüzde 6 oranında daralacağını öngörürken, yerel veriler en iyimser senaryoda bile yıl sonu enflasyonunun yüzde 50’nin üzerinde seyredeceğine işaret etmektedir. Bu ekonomik tablo, yalnızca merkezde değil, özellikle sistemin dışına itilmiş marjinal bölgelerde kitlesel protestoların fitilini ateşleyebilecek bir potansiyel taşımaktadır.
İran’daki iç iktidar mücadelesinin dinamikleri belirsizliğini korumakla birlikte, çatışmanın derinleşeceğine dair güçlü sinyaller vermektedir. Savaş sırasında “beka sorunu”, reformistler, muhafazakârlar, ruhban sınıfı ve ordu arasındaki çatlakları geçici olarak örtbas etmiş olsa da ateşkes sonrası bu kırılma hatları yeniden belirginleşmiştir. Tahran’ın bir yandan uzlaşı ararken diğer yandan şahin pozisyonunu koruma çabası, iktidar bloğundaki kafa karışıklığını özetlemektedir.
İslamabad’daki müzakereler sürerken, Fars Haber Ajansı, Devrim Muhafızları İstihbarat eski Başkanı Hüseyin Tayeb’in müzakere ekibini “her şeyi verip hiçbir şey almamak” üzereyken durdurduğunu duyurmuştur. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise müzakere eleştirilerine cevap vermek için verdiği bir röportajda bu iddiayı reddetmiş ve ABD ile İsrail’in askerî üstünlüğünü zımnen kabul ederek müzakerelerin gerekli olduğuna işaret etmiştir. Benzer şekilde, Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılması kararı ülke içinde sert bir siyasi kutuplaşmaya yol açmıştır. Bu durum, ekonomik daralma ve olası gösterileri önleme adına “Kürt meselesi”nin Tahran için dikkati dışarıya yöneltecek bir güvenlik supabı olarak görülmeye devam edeceğini göstermektedir.
Savaşın yeniden başlamaması durumunda İran, Irak üzerindeki nüfuzunu tahkim etmeye yönelecektir; ancak bu yol pek çok engelle doludur. Irak, İran-ABD çatışmasının en ağır bedelini ödeyen aktör olmuştur. Bağdat’ın yeni dönemde ABD ile daha dengeli bir ilişki kurması ve Erbil ile ekonomik-siyasi entegrasyonu yeniden yapılandırması beklenmektedir. Savaş sırasında yükselen “Pan-Şii” dalga, İran’ın mali desteğinin azalmasıyla birlikte yerini daha çok ideolojik ve dinî bağlara bırakmıştır. Bu durum, Irak Şiilerinin Tahran’dan uzaklaşma ve kendi ulusal ajandalarına dönme ihtimalini artırmaktadır. Dolayısıyla İran’ın Kürdistan Bölgesi ile olan ekonomik ve siyasi ilişkilerine duyduğu ihtiyaç hayati bir seviyeye ulaşmıştır. Kürdistan Bölgesi, Irak’ın ABD ve Körfez ülkeleriyle bozulan ilişkilerini onarması için stratejik bir köprü görevi görebilir.
Sonuç: 2026 savaşının öğrettikleri
Askerî perspektiften bakıldığında, savaşın başından itibaren gerçek anlamda bir “Kürt cephesi” açılmasına yönelik pratik bir hazırlığın olmadığı görülmüştür. Kürdistan Bölgesi; süregelen iç siyasi bölünmeler, Bağdat’a olan bütçe bağımlılığı, modern bir hava savunma sisteminden yoksun olması ve silahlı grupların saldırılarına açık geniş bir arka cepheye sahip olması nedeniyle böyle bir savaşa dâhil olabilecek kapasiteye sahip değildi. İran’daki Kürt partileri için de Hamas ve Hizbullah örnekleri, hazırlıksız bir savaşın sivil yerleşim alanlarında yaratacağı yıkımı bir kez daha hatırlatmıştır. Ayrıca bu partiler, 1990’ların ortasından bu yana fiilî olarak silahlı mücadeleyi bırakmış gruplar olmaları ve açık hedef hâline gelebilecek kamplara sahip olmaları nedeniyle bir cephe açabilecek durumda değildi.
Gelecekte Tahran’ın önünde iki yol bulunmaktadır: Ya Türkiye-PKK modeline benzer bir siyasi uzlaşı zemini aramak ya da baskıcı güvenlik politikalarını sertleştirerek toplumsal patlamalara davetiye çıkarmak. Tarihsel tecrübe, Kürt hareketlerinin dönemsel olarak bastırılabileceğini ancak kolektif bir irade olarak ortadan kaldırılamayacağını; aksine her baskı döneminden sonra daha dirençli bir yapıyla yeniden sahneye çıktıklarını göstermektedir.
2026 İran Savaşı, askerî üstünlüğün tek başına siyasi davranışları dönüştürmeye yetmediğini bir kez daha teyit etmiştir. Modern savaş literatüründe, asimetrik savunma stratejilerini benimseyen görece zayıf aktörlerin dahi kolayca geri adım atmadığı görülmektedir. Rusya’nın Ukrayna’daki, İsrail’in ise Gazze ve Lübnan’daki operasyonel tıkanıklıklarına benzer şekilde İran sahası da askerî tahakkümün mutlak bir siyasi zafer doğurmadığını kanıtlamıştır. Hiç kuşkusuz bu gerçeklik, Kürt meselesinin gelecekteki seyri için de temel bir paradigma teşkil etmektedir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın