Kartal ve kuzgun

Dün 08:44
Faik Öcal
A+ A-

Bir paçavra gibi fırlatılmış ömrün yasını tutmak neye yarar? Olmuş bitmiş bir ömürdür gayrı. Söylenmiştir sözler, bitmiştir yaşama dair beklentiler ve kuşlar, umutlar ve yarınlar. Giden gitmiştir. Şehir, içine sürülmüştür hepten. Üşür şairler Dicle’nin kıyısında, Fırat’ın kalbinde. Ağlar ozanlar, şairler, dengbejler. Dağlara düşmüştür hüznün gölgesi bir kere. Hüzün denildi mi Dicle bile dize gelir. Fırat susar, ağlar, kan kusar. Hüzün, Cizre’nin sesidir böylesi anlarda. Çaresizliği çare belleyip yaşamaktır zor zamanlarda. Kabullenmektir acıyı, Kızıltepe’nin yüzünü yakan güneşi, uzun kırmızıya yaslanmış mümbit toprakları ve Derik bağlarına düşmüş eski zaman masallarını…

Aynı oyunu oynar melun daire ve zehirli akrep. İçinde, içeride bir yerlerde insanın masalı, Neçayev’in işareti. Bütün köprüleri dinamitlemek Balzac’ın muhayyilesiyle, Suvarine’nin elleriyle. Bir gezginin düşleri… Post-modern bir yıkım… Bir çağ yangını…

Yürümek gerekir bütün bilinmezliklerin sarp yollarında. Yürümek yaşamı geri çağırmaktır. Yürümek giden umutların küllerine güller ekmektir. Yürümek dirilmektir, bilenmektir. Yürümek sadece ve sadece sevmektir. Bir yağmurun saçlarının kokusunda inadına yaşama tutunmaktır. Kuş olmaktır yürümek. Kaybetmeyi göze almaktır bir benzerinin yüzüne bakarken en içten. Yürümek Hesen Cizîrî’nin sesinde “Ez nexweş im” derken hakiki yaşamın kalbine dokunmaktır. Beyaz bir kuşun hareli bakışlarında aşkı çağırmaktır, aşkı anlamaktır, birine kendini adamaktır.

Kıvılcımlı dillerin her bir satırında... Yürümek ve bitirmek... Sonunu getirmek. Ve kimse de anlamamıştır, değerini bilememiştir. Yüzündeki benlere, gerçeklere bakmamıştır. Yürekleri yoktur, der eski harabeler, yitik kitabeler. Ah, ne yüzler! Hâlbuki bir ömür boyu görülmek için durmuştu o yüzde benler, gerçekler. Ve kimse dönüp bakmadı o ömre. Olgun bir elma gibi düştü yere adımlar, kuşlar. Kimse görmedi, yokluğunu hissetmedi. Şimdi hâsılatı toplama zamanı. Ellere bakma zamanı. Pişmiştir aş, ocakta yürek, boyunlardaki ilmek. Bilenmiştir, kalemler, kılıçlar ve içtepiler.

Her ömür kendi acısıyla pişer derme çatma çatılmış ocaklarda. Görenler susar, bilmeyenler yaşar. Ve yalanların gölgesinde biter nice hayatlar. Günler hazana durur. Çatısı uçmuştur tehlikeden azade güvenli günlerin. Çatısı uçmuştur ve açıktadır bütün yaralar, yarlar. Çıplaktır tuzaklar. Sonra da hayatın kıyılarına vuran kinler, nefretler. Kalbimizde iki kuş vardır, der eskiler. Biri sevgi kuşu, öteki nefret kuşu… Her gün hangisi daha çok beslersen, sen osundur. Ya göklere uçan bir kartal tüy gibi ya da gözünü yerden kaldırmayan bir kuzgun, leş gibi. Senin elindedir, gökteki kartal ile yerdeki kuzgun olman. Sıyırırsan kendini zincirlerden, önyargılardan, kurallardan, sosyal etiketli yasaklardan o zaman kartal olman işten bile değildir; fakat korkarsan evvela kendinden sonra da ötekilerden, boyun eğersen dıştan gelen dayatmalara, bir kuzgun olarak yaşamaya mahkûm etmişsindir kendini. Kurtuluş yoktur artık. Kartalın zafer çığlıklarını duymak için beklemeye başlarsın. Yenilginin resminde en berbat karedir bu. Beklemek kaçınılmaz sonu. Bitiş ya da yenilginin yeniden ve sonsuz başlangıcı…

Acılar depreşir ininde. Alevler sarmıştır dört bir yanı. Salıvermek gerekir ‘zincirli görevliler’i. Yoktur kimseler. Kimsecik. Sağ kıyıda zamansız ve habersiz bir ikindi kanaviçesi gergef gergef. Sol kıyıda tepsi gibi dümdüz ve kurumlu bir ay kesif mi kesif.  Kurulmuştur yeniden dünya. Yasını tutmak düşer biz yolculara. Dönmez devran. Dolduramaz göz çukurlarını geceleri katık yapılmış vakitler. Pimi çekilmiş bir bomba gibidir gözler. Baktığı yere işareti düşmüştür Neçayev’in.

Uzun bir yalnızlığın kırmızılığında durursun. Gidenler gitmiştir. Kalanlarla yas tutmak neye yarar. Uyduk kervana, dersin. Gitmiştir kervan. Bitmiştir devran. Dersin demesine de bir türlü başının üstünde dolaşan kartaldan, ayaklarına dolanan kuzgundan kurtulamazsın. Büsbütün yıkılıp kalmana ramak kalmıştır. Uçurumun kenarındasındır. Ya kartalla göğe kanatlanırsın ya da yere çakıp kalırsın kuzgunla. An meselesidir: kendi uğultunda ölmek ya da kendi külünde dirilmek.

Haddi hesabı yoktur seyircilerin ya da içindeki yıkımların. Çakallara görücüye çıkmıştır, yılanlar ise piste. Baykuşlar tünemiş her bir kerevete. Kime niyet kime kısmet... Maymun iştahlı sevgililer her bir yerde. Bülbül elde. Yarasa ininde. Güvercin mağarada.  Kırlangıç kaldırımda. Martılar denizde. Balıkçılar sığ sularda. Balıklar kıyılarda. Biri yere düşse, bitecek seyir, başlayacak tek kişilik kıyameti kebir.

Kartalı tutuyorum parmak uçlarımda. Yüreğimi ovuşturuyorum. Kalbim dersen, yolda. Uğurlanmayı bekliyor tüyden hafif göğsümdeki kafese sıkışmış kartalım. Yeni bir yolculuk istiyorum, değişik ülkeler, farklı ölümler, sıra dışı dünyalar. Kuzgunun yurdunda kalıyorum, asılıyorum her dem. Taksim taksim bölüştürülüyor ömrüm. Bataklığa saplanmış bir saplantı. Kendimden çıkamıyorum. Umutsuzluğumdan bir adım öteye gidemiyorum. Aynı yerler. Üç beş kırıntı… Kıtlığa duçar olmuş sermayeden. Bütün dünyam bir ülkeden ibaret… Acı! Ve her gün aynı ölümle ölüyorum, ölümlerin en acımasızıyla öldürülüyorum. Öldüğünü bilmemek. Yaşamın kirli yüzünden de sürülmek.

 

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

Yorumlar

Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın

Yorum yazın

Gerekli
Gerekli