Günlerdir İran'ın başkenti Tahran başta olmak üzere birçok kente bombalar yağıyor / Fotoğraf: X
Türkçede “Damdan düşenin hâlinden damdan düşen anlar” diye bir atasözü var.
Bu söz, acının ancak onu yaşamış olan tarafından gerçekten anlaşılabileceğini anlatmak için söyleniyor. Empatiye atıf yaparken, tecrübeyi merkeze alır. Fakat Ortadoğu’da bu atasözü anlamını yitiriyor.
Çünkü bu coğrafyada halklar aynı acıları defalarca yaşadı; yine de birbirini anlamadı, anlamıyorlar. Aynı yıkımların içinden geçtiler ama ortak bir hafıza inşa edemediler. Acı, birleştirmek yerine daha fazla ayrıştırdı.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri İran-Irak Savaşı’nda yaşandı. Batı’nın desteğiyle Saddam Hüseyin tarafından başlatılan bu savaş, 8 yıl boyunca iki ülkeyi birbirini kırdı. Milyonlarca insanın hayatı altüst oldu. Savaş, anlamını çoktan yitirmişken sürdürüldü; ancak taraflar tükenme noktasına gelince sona erdi.
Bu süreçte en ağır bedeli Kürtler ödedi. Saddam Hüseyin, Enfal Operasyonları kapsamında Kürtleri sistematik bir şekilde hedef aldı. Halepçe’de kimyasal silah kullanıldı, Irak’ta yaşayan onbinlerce sivil katledildi.
Savaş bittikten sonra ise tablo değişmedi; sadece aktörler yer değiştirdi. ABD ve Batı geri çekilirken İran bölgesel nüfuzunu genişletti. Saddam Hüseyin ise saldırgan politikasını sürdürdü. Körfez’e yöneldiğinde bu kez ABD devreye girdi. Ama bu müdahale için de bir gerekçeye ihtiyaç vardı.
O gerekçe kısa sürede üretildi: Kimyasal silahlar.
Saddam’ın elinde bulunduğu iddia edilen bu silahların dünyayı tehdit ettiği söylendi. Özellikle İsrail ve Batı ülkeleri için büyük bir risk olduğu vurgulandı. Sonrası biliniyor: 11 Eylül saldırılarıyla birlikte Afganistan ve ardından Irak işgal edildi.
Irak’a demokrasi ve özgürlük getirme vaadiyle girildi. Ancak geride bırakılan şey, parçalanmış bir devlet ve derinleşmiş bir kaos oldu.
Üstelik bölge ülkeleri bu sürece güçlü bir itiraz da geliştirmedi. Türkiye dışında birçok ülke, açıkça destek vermese bile bu müdahaleden rahatsızlık duymadı. Çünkü Saddam gibi bir “caydırıcı güç” ortadan kalkıyordu.
Bugün Irak’a bakıldığında sonuç ortada: ne demokrasi var ne de istikrar. Ülke, mezhep ve etnik hatlar üzerinden parçalanmış bir siyasal yapıya mahkûm edildi. İran’ın etkisi arttı, milis güçler sahaya hâkim oldu, toplum daha da kırılgan hale geldi.
Arap Baharı sürecinde de benzer bir tablo yaşandı. Yine “özgürlük” ve “demokrasi” söylemleri öne çıktı. Bazı liderler değişti, rejimler sarsıldı ama halkların yaşamında köklü bir iyileşme olmadı.

Bu sürecin en ağır bedelini ödeyen ülke ise Suriye oldu.
Beşşar Esad yönetimi, halkına karşı sert bir savaş yürüttü. Milyonlarca insan hayatını kaybetti ya da yerinden edildi. İç savaş yıllarca sürdü. Bölge ülkeleri ise büyük ölçüde seyirci kaldı. İran, Esad’ın yanında yer alırken diğer aktörler kendi çıkar hesaplarına odaklandı.
Sonuç: yıkılmış bir ülke, dağılmış bir toplum.
Bugün Suriye’de yeni bir yönetim var ama sorunlar bitmiş değil. Aksine, farklı kimlikler arasındaki gerilim daha da derinleşmiş durumda. Ve güneyde yeni bir tehdit yükseliyor: İsrail.
Şam yönetimi, kendi iç krizleriyle mücadele ederken dış müdahalelere güçlü bir yanıt veremiyor. Çünkü karşısındaki gücün yaratacağı yıkımın farkında.
Filistin ve Lübnan’ın yıllardır yaşadıkları ise artık tartışma konusu bile değil. Gazze harabeye dönmüş durumda. Lübnan ise sürekli bir baskı ve müdahale altında.
Ortadoğu’da onlarca Arap devleti var ama hiçbiri İsrail’e karşı caydırıcı bir güç oluşturamıyor.
Şimdi benzer bir tablo İran için kuruluyor.

ABD ve İsrail, İran’ı hedef alırken kullanılan söylem tanıdık: Nükleer tehdit.
“İran atom bombası yapacak” iddiası üzerinden yeni bir korku dalgası üretiliyor.
Oysa geçmiş deneyimler bu tür iddiaların nasıl araçsallaştırıldığını açıkça gösteriyor.
Buna rağmen bölge ülkeleri güçlü bir İran istemiyor. Çünkü bu gücün bir gün kendilerine yönelebileceğinden endişe ediyorlar. Bu korku, dış müdahalelerin önünü açan en kritik zemin haline geliyor.
Ve böylece aynı döngü yeniden başlıyor. Toplumlar birbirine yabancılaşıyor. Sünni, Şii’ye; Şii, Sünni’ye mesafe koyuyor. Arap ile Kürt, Türk ile Fars arasında güvensizlik derinleşiyor.
Bu parçalanmış yapı, dış müdahaleler için en uygun ortamı yaratıyor.
Irak bunun en güncel örneği. Seçimler yapılıyor ama hükümet kurulamıyor. Çünkü sistem, uzlaşmayı değil bölünmeyi teşvik ediyor. Makamlar etnik ve mezhepsel kimliklere göre dağıtılıyor; ancak bu dağılım bile istikrar üretmiyor.
Ve eğer ortaya çıkan tablo büyük güçlerin çıkarlarıyla örtüşmüyorsa, süreç doğrudan müdahaleyle şekillendiriliyor.
Buna rağmen bölge siyasetinde güçlü bir birlik söylemi hâlâ hamaset düzeyinde kalıyor.
Oysa temel soru basit: Eğer Ortadoğu ülkeleri güçlü, istikrarlı ve ortak hareket edebilen yapılar olsaydı, İsrail bu kadar rahat hareket edebilir miydi?
Ya da İran gerçekten nükleer bir güç olsaydı, aynı müdahaleler bu ölçekte mümkün olur muydu?
Belki hayır. Ama gerçek şu: Bu coğrafyada hâlâ “damdan düşenin hâlinden damdan düşen” bile anlamıyor.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın