Eskiden zulmün rengi belliydi: simsiyah, kapkara; zifiri karanlık… Fakat 21. yüzyılda, modernizmin belirsizleşmesi ve büyük anlatıların anlamını yitirmesiyle birlikte zulüm de gri bir hâl aldı. Bir bakıma Schrödinger’in kedisine dönüştü: Ne olduğu belirsiz, tarifi imkânsız bir muamma…
Bir bakıyorsunuz, dünyaya adalet ve demokrasi getirmek istediğini söyleyen birileri, insanlık adına çoluk çocuk demeden, kadın erkek ayrımı yapmadan düşman gördüklerini katletmeye, üzerlerine bombalar yağdırmaya başlıyor. Neden böyle oluyor? Çünkü öldürülenler de o kadar masum değildi. Örneğin zalim Bush gelip zalim Saddam’ı devirip öldürüyor. Fakat aynı Saddam, bir yandan da mazlum halkın koruyucusu hâline geliyor. Mazlum halk, hakkını koruyabilmek için Saddam’a yaslanıyor. İş bununla da kalsa iyi… Saddam’ı başa getiren halk da o kadar saf ve masum olmadığı için, Saddam gibi bir diktatörün yönetimine giriyor ve ondan medet umuyor.
Aynı şekilde Trump ve Hamaney örneği de verilebilir. Ali Hamaney, İslam adına ve Allah’ın şeriatına karşı geldiklerini öne sürerek binlerce Kürt’ün idam edilmesine neden olduğu için zalimdir. Aynı şekilde halkına zulmettiği de bilinmektedir. Ardından Trump gibi başka bir zalim çıkıp Hamaney’in karanlık rejimini devirmeye çalışıyor. Burada kötülüğün ve zulmün örgütlü ve aktif olduğunu; iyilik ve adaletin ise halk içinde dağınık ve pasif kaldığını görüyoruz. Bu da gri kapının sonuna kadar açılması demektir.
Bu açıdan Lyotard’ın “büyük anlatıların sonu” ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezlerinin belli ölçüde doğruluk payı taşıdığı söylenebilir.
Dünya genelindeki çok kültürlülük ve böylesine iç içe geçmiş ilişkiler içinde artık kimin mazlum, kimin zalim olduğu kolayca ayırt edilemiyor. Her şeyin rengi gri… Zulüm de gri bir hâl almış durumda. Küresel sistem hiçbir millete mutlak bir üstünlük ya da haklılık tanımıyor. Küresel güç hegemonyasının tek derdi uranyum zenginleştirme gibi faaliyetler değildir. Bunun yanında toprak ve ticari kazanımlar da önemlidir. Tarih boyunca ticari kazanımları kalıcı hâle getiren unsur ise toprak olmuştur. Yahudilerin arz-ı mev’ud hayalleri gibi… Bunun kiminle ve nasıl gerçekleştirildiğinin ise pek önemi yoktur.
Peki, bu sistemin ideolojisi nedir?
Varlık sebeplerini ve koşullarını gri atmosfere borçlu olan sistemlerde gerçek bir ideolojiden söz etmek zordur. Fakat ideologlar pragmatizmi iyi kullanırlar. Küresel sistem, pragmatik düşünmenin uzmanı hâline gelmiş ve kendi parçalarını da pragmatik davranmaya zorlamıştır. Pragmatizmin yeşerdiği alanlar ise ideolojik kamplaşmaların hâkim olduğu gri zeminlerdir.
Küresel sistemin mantığını bir lokomotif-kömür örneğiyle açıklayabiliriz. Lokomotifi küresel sistem olarak düşünürsek, bedavaya geldikten sonra ateş kazanına hangi kömürün atıldığı çok da önemli değildir. Lokomotif için önemli olan, yoluna devam etmesi; varlığının ve düzeninin sekteye uğramamasıdır. Fakat lokomotif doğal olarak en iyi kömürü tercih eder. Bu “en iyi kömür”; din, millet, ideoloji, kültür ya da şöhret olabilir. Sistem, belirsizliklerle dolu bir ortamda bunlardan herhangi biriyle yoluna devam edebilir. Yeter ki görevlerini verimli biçimde yerine getirsinler, belirsizliğe sığınsınlar, griliği övsünler ve zamanı geldiğinde diğer “kömür kardeşlerini” ötekileştirmeyi bilsinler.
İşini iyi yapmayan kömürün alacağı ceza ise “terörist” damgası yemektir. Cayır cayır yakıldıktan sonra dışarı atılmak, kötü kardeş ilan edilmek, ıskartaya çıkarılmak… Bunların hepsi mümkündür.
Sistem için asıl olan kendi yalanlarıdır. Çok iyi bilinen tarihsel gerçeklerin toz dumana karışıp belirsizleşmesinden sonra sistem rahat bir nefes alır. Orwell’in 1984 romanındaki gibi… Bu da grilik demektir. Gerçeklerin açık ve net olması, yalanların bütün çıplaklığıyla ortaya konması küresel sistemin ölümü anlamına gelir. Sistem bunu asla istemez. Bunu değiştirmek isteyenlere haddini bildirir. Ekonomik gücü elinde bulunduranlar, griden çıkmak isteyenlere haddini bildirme konusunda oldukça ustadır. Bunun için de herkese gri bir kapı açarlar.
“Zulüm gridir” dedik. Fakat bu griliğin içinde siyah, beyaz, yeşil ya da kızıl renkte sayısız ölüm vardır. Sistem de belirli belirsiz görünen varlığını bu ölümler üzerine inşa etmiştir. Globalleşen dünya, sisler içindeki kasvetli bir yapıyı andırır; uzaktan seçilen ama tam olarak görülemeyen bir yapıyı… Bu yüzden hiçbir açık oturumda sistemin karanlık varlığını bütünüyle göremez, yüksek sesle söylenmiş açık ve net cümleler duyamazsınız. Ona çıkan bütün yollar belirsizleşmiştir. Ona ulaşmak neredeyse imkânsız gibidir.
Bunu Kafka’nın “Kapıcı” öyküsündeki köylünün durumuyla ilişkilendirebiliriz. Köylü yıllarca kapının önünde bekler ama kapı bir türlü açılmaz. Sonunda bekçi gelir. Ölmek üzere olan köylü, kapının neden açılmadığını sorar. Bekçi ise, “Çünkü bu kapı senin değildi,” der. Ve köylü ölür.
Neden?
Çünkü sistem, köylüye o kapının kendisine ait olduğunu ve bir gün mutlaka açılacağını düşündürmüştür. Ona ölümcül bir umut vermiştir. Köylü de her gün o kapının önüne giderek kapitalist sisteme hayat vermiş, sistemin absürt değirmenine su taşımıştır.
Sistem, kendi parçalarını oyalamak ve varlığını sürdürebilmek için herkesin önüne sonunun nereye varacağı belli olmayan gri bir kapı koymuştur. Fakat asıl mesele, o kapıdan içeri girebilmek değildir. Çünkü gerçekte öyle bir kapı yoktur. Farz edelim ki o gri kapıdan girildi; peki sonra nereye gidilecek? Hiçbir yere… Her şey tamamen belirsizdir.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım:
Gerçekten kendi kapınızın önünde mi bekliyorsunuz?
Ya bütün hayatınız, aslında hiçbir zaman size ait olmayan bir kapının önünde beklemekle geçiyorsa?
-
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
-
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın