Son 23 yılda çevremizdeki iki devletin yıkılışını gördük. Bir diğerinin ise yıkılmakta oluşuna tanıklık ediyoruz. Tanıklığımızın yanı sıra tam 100 yıl önce ise iki büyük imparatorluğun çöküşünün bilgisine sahibiz. Hem büyülü hem de büyük tarih anlatısı aracılığıyla. Mesele sadece tanıklığımız ve sahip olduğumuz bilgi olsa şanslı sayılırız. İki koca 100 yıldır bu yıkılmakta olanların altında kalıyor, eziliyor ve yine de eziliyor ve nefes alamıyoruz. Üzerimize yıkılan iki imparatorluğun enkazından umutla büyüttüğümüz şey, çocuklarımızın, torunlarımızın ve onların torunlarının ufkuydu. Yaşam hakkından öte bir şey değil, yani var olmanın en naif hali.
9 Nisan 2003’te Bağdat’ın düşmesiyle başlayıp 8 Aralık 2024’te Şam’ın düşüşüyle devam eden ikinci yeni yıkılmalar, tıpkı 100 yıl önce olduğu gibi hem fırsatları hem yıkımın altında kalmayı bir arada getirdi.
Bu durumu en iyi özetleyen cümle, Ocak 2026’nın sonlarında, New York’taki çalışma arkadaşımız Namo Abdullah’ın sorusu üzerine BM Genel Sekreteri António Guterres’in ağzından şöyle çıkacaktı: “Kürtler tarihin kurbanı oldular!”
Tarihin tekerrürden ibaret olması can sıkıcıdır ama aynı zamanda ufuk açıcı olması daha da sıkıcıdır. “Dünyanın Orta Yerinde Durup Aşk İçin Ağlıyorum” isimli bir film izlemiştim. Bıraktığı duygu tam olarak buydu! Dünyanın orta yerinde durup, “Allah bin bir belanızı versin” diyen milyonlarca Kürt’ün sardığı bir cam tünelin içinden geçer gibiyiz her gün ama her gün! Hem herkese, bizimkilere, sizinkilere, sizinkilerinkilere!
Bir gazeteci olarak 22 yıldır, bir insan olarak ise 40 küsur yıldır tanıdığım, eşlik ettiğim, mesai yaptığım Kürdistan’ın üç parçasının toplamının ahval-i şeraiti nedir dense, vereceğim cevap tam olarak yukarıdaki dünyanın tam orta yeri olurdu. Tek tek parçalara ayırmadan önce, Doğu Kürdistan’ı (Rojhilat) açısından İran’ın yıkılış ihtimaline saçma bir matematikle bakmak gerek. Ama kaba hesapla henüz Tahran’ın yıkılışına en az 7 bin 391 gün var; bugün 15 Mayıs 2026 olduğuna göre.
Rojava
Rojhilat’ı es geçip gelelim Rojava’nın (Batı Kürdistan) ibretlik ve bir o kadar yürek burkan, ufuk kırıp ortalığı camdan tımarhane tüneline çeviren tekerrürüne ve mükerrerine. Mağrip Padişahı’nın oğlu Memê Alan değilse, Cizre’ye varan Bozê Rehwan isimli atın üzerindeki varsa yoksa kanatları olan bir “General” gibiydi Mazlum; “Mazlum geliyor” diyerek daldığımız uykuda ne görsek!
Bir Dehaq emeklisinin, mazlumlarımızın kanatlı süvarisine rütbe teklif ettiğini Demirci Kawa duysa eminim yapacağı şey, hepimizi tek tek Dehaq’ın omuzlarındaki ejderhaları beslemek üzere küspeye ayırmak olurdu.
Adliye binasında Kürtçenin de yer almasını talep eden vatandaş Kürt, dört kez asılan Kürtçesiz tabelayı söküp atmışken, Özerk Yönetim’in üst düzey yöneticilerinin “Kürtçeyi tanımak Suriye’yi güçlendirir” evresinde olmalarını nereye koyacağımızı bilemedik. Durum şöyle: “Siyaset toplumun gerisinde ve Rojava toplumunun yaşamsal hakları garantide değil.”
Ama mesleğim gereği bilgi niteliğindeki teyitsiz ama yaygın ortak kanıyı aktarayım. Suriye’de Kürtçenin anayasal güvence altına alınması için Türkiye’nin kolaylaştırıcı bir pozisyonda olduğunu söylemek mümkün. Hatta eğitim sisteminin altyapısı, materyal hazırlanması ve birçok konuda önümüzdeki süreçte Türkiye’nin atacağı adımları da açıklamalarıyla birlikte haberlerimizde aktarmaya başlayacağımız günler yakın. Bunun nedeni ise Türkiye’de devam eden “sürecin” nereye evrileceği ile ilgili bir durum; onu Bakur bölümüne bırakalım.
Hatta ve hatta DEM Parti’ye yakın dil kurumları, dil uzmanları ve ilgili çevrelerden, Rojava’daki eğitim sisteminin içerik ve metodoloji konusunda Türkiye’nin söz konusu kolaylaştırıcı pozisyonunun ilanı sonrası katkı talep edileceğini göreceğiz. Daha doğrusu bu alanda doğacak ihtiyaç nedeniyle, Kürtçe uzmanı, öğretmeni ve yöntem konusunda katkı sunmak isteyenler açısından Rojava’da yeni bir durum söz konusu olacak. Dolayısıyla Rojava açısından durumu Kawa’ya söylemeye gerek duymadan başka bir açıdan okumayı da tercih edebiliriz. En önemli şey olan dilin anayasal güvenceye alınması, “Kültüralist Reddiye”de yeni bir hesap hatası olmadığı takdirde söz konusu olacaktır.
Gelelim bazı iç krizlere. Bilindiği gibi savaşta kaybeden her toplumun siyaseti, toplumsal dinamikleri ve yapının tümü de kaçınılmaz şekilde yapısal krizlerle yüz yüze kalmak durumundadır. Apocu Hareket’in Rojava kolunda bu kriz, PYD’nin ne olacağı, Mazlum Abdi’nin parti kurma fikrinin ne aşamada olduğu gibi sorular doğuruyor kuşkusuz. Söylenene göre Mazlum Abdi’nin parti kurma fikri biraz da İlham Ehmed’in alacağı pozisyona bağlıydı. Öcalan ile devlet arasında süren meselenin bir başlık olarak Türkiye’nin Rojava için kolaylaştırıcı olacağı hesabı, İlham Ehmed’in bu fikre sıcak bakmamasıyla sonuçlandı. Nihayet İlham Ehmed son dönemde Mazlum’dan ziyade PYD üst düzey yetkilileriyle görüntülere yansıyor.
Mazlum Abdi, Trump’ın birinci döneminde Kürtlerle çalışmayı kabul etmemesi sırasında çağrıldığı Kandil’e gitmemesiyle Apocu Hareket nezdinde zaten not edilmişti. Ancak Pentagon’un devreye girip Trump’ı Kürtlerle çalışmaya ikna etmesi üzerine ABD korumasında giderek yükselen ve son olarak “General” olarak taltif edilen Abdi, savaştan yenilgiyle çıkılmasıyla birlikte bu kez de parti kurma fikriyle aslında durumu kendisi açısından faciaya çeviriyordu. Şimdi Rojava’da herhangi bir yeni partinin kurulmayacağını ve Mazlum Abdi’nin yeni görevini tahmin edelim. İşler planlandığı gibi yürüdüğünde Mazlum Abdi, kurulması talep edilen İmralı Sekretaryasında Öcalan’ın Rojava Temsilcisi olmakla bütün eski defterleri kapatmış olacaktır. Ankara’ya gelme ve Öcalan ile görüşme ihtimali bir ihtimalden öte, bir planlama meselesidir.
Rojava’yı ister acı, ıstırap ve hayal kırıklığı olarak okuyalım, ister günün sonunda dili anayasal güvenceye almış ve kendi kendini küçücük bir yerde de olsa idare etme ihtimali olarak okuyalım; içinde bulunduğumuz krizlerin doğuracağı ihtimallerden biri olarak Rojava, uçurumda bir Kürdistan’dır.
Başûr
Geçelim Başûr’a (Güney Kürdistan), ya da anayasal güvence altına alınmış ismiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne. Burada edindiğimiz bir tecrübe, diğer parçaların tümü açısından da aslında bir şey fısıldıyor: Ne olursa olsun, işler bir yol bulup yürüyor. Ancak bazı güncel gelişmeler bu ezberimizin bozulmasını da ihtimallerden biri haline getiriyor. 23 yıldır ayakta tutulmaya çalışılan Irak devletinin bütün zahmeti bir şekilde Kürdistan Bölgesi’ne fatura ediliyor. ABD, Avrupa ülkeleri ve Uzak Doğu ile kurulan diplomatik ilişkilerin getirdiği kapasite, Rojava’nın tamamen Kürtsüzleşmesi gibi bir tehlikede ana engel olacak kadar iyi bir evredeyken; ABD’nin Peşmerge’ye desteğini sıfıra indirmesi, yeniden Bağdat’a dönmesi, İran savaşının getirdiği ağır fatura ve üstüne Erbil ile Süleymaniye arasındaki ilişkilerin bambaşka bir evrene geçmesi, bu parça için de endişeyi her zamankinden büyük kılıyor.
İşler zaten sarpa sarmışken YNK ve Talabani kardeşlerin ABD mesaileri gündemin konuşulmayan ama en büyük bombası. Bir okumaya göre Bafil ve Kubat Talabani kardeşler Amerika’da büyük bütçelerle ciddi bir İran lobiciliği ya da PR çalışması yürütüyor. Bu okumaya göre Trump yönetiminin İran dosyasını yönetmedeki başarısızlığı sonrasında Talabani kardeşler, ABD ile İran arasında deyim yerindeyse çantacılık görevi görüyor.
Bir diğer okumaya göre ise - ki bu Talabani kardeşlerin tarifidir - bölge ateş çemberine dönmüşken Kürdistan halkını güvende tutmak için denge siyaseti güderek misyon alma ve aktör olma becerisi sergiliyorlar. Talabani kardeşlerin bununla da sınırlı kalmayıp Bağdat’ta Şii ve Sünni gruplarla ittifaklarını güçlendirmesi, Erbil ile devam eden gerilimin daha da artmasına neden oluyor. Peşmerge’nin tek çatı altında birleştirilmesi, yeni hükümetin kurulması gibi hayati konuların çözüleceği günler mi daha yakın yoksa Tahran’ın 7 bin 391 günü mü deseler, matematikten kopya çekerek geçtim derim.
Bağdat’ta kurulacak yeni hükümetin bir yanı İran’ın, öteki yanı ABD’nin elindeki kravatı çekiştirildikçe Kürdistan Bölgesi’nin nefesi daraltılırken; öte yandan Süleymaniye’yi daha etkili bir aktör haline getirip ekonomik girdinin ve çıktının faturası, Kürdistan Bölgesi’ndeki her evin kapısına gitmeye devam edecek görünürde. Dünyada yakalanan diplomatik avantaj, askeri yardım ve daha birçok soluk borusunun kesilmesiyle birlikte Bağdat-Süleymaniye-Tahran borularının genişlemesi eşgüdüm halinde olacağa benzer.
Kimyasal saldırı dahil, yüz yıl önceden başlayarak aralıksız süren yok etme planına rağmen ayakta durmayı başaran Güney de ne yazık ki uçurumda bir Kürdistan’dır.
Bakur
Gelelim bizim mıntıkaya. Etrafımızda devletler çatır çatır yıkılırken ayakta durmayı garantilemeye çalışan Türkiye için önümüzdeki beş yılda her ihtimal, ihtimal dahilindedir. Devlet ile Kürtler arasındaki mevzunun gelip kilitlendiği yer Kürtçenin statüsü. Bunu hem Apocu hareket sahasındaki kaynaklarımızdan hem AK Parti kaynaklarından teyit ettiğimizi söyleyerek devam edelim. Geçmiş olsun; anadilinde eğitim ve Kürtçeye statü verilmesi meselesi devletin kırmızı çizgisi olarak masada duruyor. Öcalan’ın statüsü de hemen yanı başında. Rojava’da ver Kürtçeyi, Bakur’da (Kuzey Kürdistan) al Öcalan’ın statüsünü. O zaman Mazlum da İmralı Sekretaryası Rojava Sorumlusu, Öcalan da “Barış Süreci Koordinatörü”. Hatta konuşulanlara göre Kandil’deki Apocu Hareket Yönetimi de yapılacak uygun bir düzenlemeyle İmralı’ya nakledilerek bahsedilen sekretarya kurulacak ve böylece silah bırakma sonrası için yasal formül de “ne şiş yansın ne kebap” usulü bulunmuş olacak. Meselenin istihbari ve bürokrasi tarafı bu mesele için epey de yol almış durumda, konuşulanlara göre.
“Öcalan’ın özgürlüğü Kürt halkının özgürlüğüdür” diyenlerin, “Kürtlerin özgürlüğü Kürtçenin özgürlüğüyle mümkündür” diyenleri dışarıda bırakacağı bir evreye giriyoruz. Asimilasyon gibi bir mesele masaya dahi gelmeyecek ama buna karşı kabaran öfke, doğrusu “Kürdistanilik” olan ama Kürt milliyetçiliği olarak tasnif edilen bir duygu etrafında büyümeye devam edecek. Elli yıllık bir bedelin sonunda “Neyse ki daha fazla ölmeyeceğiz” diyerek, elli yıl önce nüfusumuzun tamamı Kürtçe biliyorken şimdi bilen kaç kişiyiz diye sorup, mahkeme salonlarında “Ez li vir im” demeyeceğiz tabii. Ama neyse ki Kürtlerin kimlik arayışının yeni direniş alanları olan stadyumlarda Amedspor sayesinde çocuklarımızın Kürtçe tezahürat yapmasına şahitlik edeceğiz.
Hesabımız bu iken, şahitlik ettiğimiz tablonun Bakur’u nasıl bir yere sürüklediğini tahmin edelim. Önlenemeyen ve öngörülemeyen tek şey olan nüfus üstünlüğü sayesinde bir sonraki yüz yıla “Kürt Sorunu” teriminin yerini yavaş yavaş “Türk Sorunu”na bırakmış olacağız yüksek ihtimalle. Sonra oturup, Galatasaray’ın şampiyonluğunu ilan ettiği gece Cizre’de toplanan GS-FB taraftarı Kürtlerin birbirine saldırdığı gibi, Amedspor-Batman Petrolspor taraftarlarının birbirlerine saldırısını torunlarımız izliyor mu acaba diye saçma sapan düşüncelere dalacağız.
Sokakların uyuşturucudan, fuhuştan ve her türlü gangsterlikten geçilmediği; genç kadınların devletin resmî gücünü arkasına alan odaklarca her türlü barbarlık sonrası kaybedildiği vakalarla gündemden düşmediği; yerel yönetimlerin rant ve ihalecilik batağına saplandığı; çetelerin ufuksuz genç kuşaklar üzerinden toplumu birbirine kırdırttığı; yiten kuşakların torunlarının her türden yitimine engel olabilmek için çıkılan yolda bütün bu sorunlara karşı bir kültür oluşturamamış olmanın faturasını zarfların içine koyup oy pusulası olarak sandığa atmaya devam edeceğiz. Seçim barajı yüzde 5, oy oranımız mümkünse yüzde 15 ve üzeri olunca, “Dünyanın Orta Yerinde Oturup Kürdistan İçin Ağlıyorum” isimli bir film izleyip, 243 adet kızvan tohumundan yapılma Mam Celal tespihine “ya sabır” diyeceğimiz Bakur da ne yazık ki uçurumda bir Kürdistan’dır.
Tahran düşse Rojhilat için hayır ola diyen Kürt’ün yılbaşı bileti tesellisi: “Biletinize amorti çıkmamıştır!”
“Ne Kürdistan’ı ulan” diyenin hatırı yoksa da sahibinin var niyetine.
-
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın